aslında hep aynı şey
02:38 02/05/1999

dünyanın en güzel şehirlerinden birindesin. güneşin batışını izlerken içkini yudumladın, derin bi nefes çekip bütün dertlerinden arındın. gecenin bi yarısı felaket derecede karnın acıktı. evde yemeğin, cebinde beş kuruş paran yok. ne anlamı kaldı ki. dünyanın. en güzel şehrin. arınmanın.
02:39 02/05/1999

bugün de pil almayı unuttum duvardaki saate. demek pille çalışan bi robot olsam hayatımı yaşıyamıycam.
04:02 02/05/1999

tam yatıcam, tişörtümü çıkarttım küpem fırladı. nereye düştü göremedim. yerde sürüne sürüne aradım, bulamadım. işalla yarın öbür gün ayağıma batmaz diye temennide bulunmaktan başka bişey yapamazdım. kalkarken kafamı masaya niye vurdum? onu ben de anlamadım.
04:18 02/05/1999

en son ne zaman simsiyah çekirdek yedik. elimiz boyandı. tuzu dilimizi yaktı. dudaklarımızı uyuşturdu. bilmiyorum, uzun zaman oluyor.
04:49 02/05/1999

[tıklayınız]
03:46 04/05/1999

hava her tuhaflaştığında deprem havası bu diyorlar. piknik havası bu der gibi. depremle havanın ne alakası var, gökten mi yağıcak. hadi piknik yine bi nebze, olabilir. belki kafamıza elma armut düşcektir, bizde piknikte onları yiycezdir.
04:03 04/05/1999

şu insanın geldiğini anlayıp kendi kendine açılan kapılar çok ilginç. marketlerde ve önemli yerlerin girişinde oluyolar genelde. işin en kötü tarafı hepsinin ayarının ayrı olması. mesela migrosun kapısı iki metre falan varken açılıyor. o plazanınki öyle değildi ama bak. iyice dibine girene kadar açılmadı. bir an yanlış yerden girmeye çalışıyorum sandım hatta. bir arı gibi cama çarpabilirdim. son saniyede açıldı. kendimi hücum süresinin sonunda potaya giren bir basketbol topu gibi hissettim. içerdeki güvenlik epey şaşkın baktı suratıma. güvenlik değil bakkal olsaydı şaşkınbakkal olurdu. aaa aynı semt gibisiniz derdim ben de adama. kısmet.
02:18 05/05/1999

"hikayenin başında bir tüfekten bahsedilmişse, o tüfek hikayenin sonunda patlamalıdır."
A.Çehov,
03:32 05/05/1999 - beşiktaş iskelesi yanı

"benim yanımda güce ihtiyacın olmıycak!". böyle dedi dizideki adam dizideki öbür adama. sen kimsin ulan diye soramıyosun tabii. bant o bant, canlı değil.
04:19 05/05/1999

bi kredi kartı alsam diyorum. bütün parayı belli bir zaman zarfında çekip, yurtdışına kaçsam. uçağı rehin alsam. benimle bağlantıya geçseler. tamam çocum deseler, sen rehineleri serbest bırak biz borcunu ödiycez deseler. söz mü lan desem. söz vallahi deseler. rehineleri serbest bıraksam. zaten silahımda mermi yokmuş olsa. film gibi olur mu?
00:11 06/05/1999

şimdi ben ne diycektim
00:18 06/05/1999

amele mamele diyorsun ama adamlar taşları tek bir hata yapmaksızın dizmiş. harikulade bi şekil çizili gibi sanki kaldırımda. içiçe. ben olsam mutlaka karıştırırdım. bi kaldırım taşını yanlış renkte ya da ters koyardım muhakkak, bütün ahenk bozulurdu. hep gözüm takılırdı oradan geçerken. kafama takardım bunu. yaşasın iyi ki amele değiliz! taşı düzgün yerleştirmek gibi bir sorumluluğumuz yok. kaldırımla olan tek alakamız üzerine basarak geçmekten ibaret. gerçi bunu yaparken de takılıp düşmemeye dikkat etmeliyiz. demek hayatta herkesin bir sorumluluğu var. hiç sorumluluğu olmayan bi adamın bile, üzerine sorumluluk almamak gibi bir sorumluluğu var. güzel bir tespit bence bu. az önce şimdi yaptım. daha sıfır.
00:21 06/05/1999

neil armstrong'sun. aya ilk adımını atıyorsun o uzay aracından inip. aaa diyosun, kimse yok diyosun. ister misin dört bir yanını yalnızlık hissi kaplasın. nasılsın? keşke aya kadar çıkmasaydın bu duyguyu tatmak için.
02:22 07/05/1999

yandı gülüm keten helva lafını günde 24 saat açıklasalar analmam
02:39 07/05/1999

her daim anlamam yazıcağıma analmam yazıyorum yanlışlıkla. bunu da hiç analmıyorum.
02:39 07/05/1999

insan değil de şöyle ufak birer canlı olsak. karınca gibi ne biliyim. kimse üzerimize basmasa diye dikkat etsek. biri basabilmeyi başarırsa direkt olarak ölsek. o ezikliği hiç taşımasak. hayatımızı idame ettirebilmek için sırtımızda ufak şeyler taşısak yalnızca. insanların taşıdığı ağır yükler gibi değil olsa taşıdığımız yükler. güzel olsa. kırk kere taşımak dedim, farkındayım. kafana girsin diye bunların hepsi.
01:40 08/05/1999

oya bora ikilisi vardı hani eskiden. onlardan bora olanı bir volkswogen modeli olmuş. oya olan, soyadı küçümen olan ise dublaj yapıyomuş çizgi filmlerde. ben de yeni farkettim. bir baktım oya küçümen'in sesi minik kurttan kaçıyor ormanda. aaa. kurt peşini bırakmıyor. aaa. tuhafıma gitti bu tabii. araa beni, ööptüm seni seni demesini beklediğimden midir nedir, kavrayamadım. halbuki ilginç bişey yok. oya küçümen niye kaçmasın o korkamaz mı kurttan. ben bile korkarım. hiç.
02:22 08/05/1999

ne kötü. yeni bir dil buluyorsun. adı da bilmemnece olsun diyorsun. onu da kendin bulmuş oluyosun hatta bak. sonra biri geliyo, küt diye diyor ki; bilmemnece kelimesini ben bir ders adı olarak kullanıyorum efendiler. ya hocam diyorsun. olur mu diyosun. o bizim dilimizin adı olucak, az önce karar verdik dil kurulundaki arkadaşlarımızla. yok azizim valla olmaz diyo. geçen aydan beri biz bu amaçla kullanıyoruz diyo, yirminci dersi işliycem nerdeyse diyo. herkes böyle kabullendi artık bu kelimeyi diyo. tam türkçe bir hareket. ne kötü. bunun üzerine siyahsın sen diye bağırıyosun hocaya sinirle. beyazsın ulan diyo. zayıfsın olm diyosun, zayıfsın. hıııı sen de şişmansın lan dümbelek diyo. uzunum lan uzunum diyosun. kısasın lan kısasın var mı diyo. atışıyosunuz böyle. zıt anlam diye bişey çıkıyo bu sayede. ne iyi.
02:24 08/05/1999

yorulmuyosun di mi. bi üstte çok yordum seni de. kusura bakmıyosun.
02:24 08/05/1999

her yıl yaptığımız geleneksel kiraz şenliklerimizden biriydi. ama kimse yoktu. bi ben, bi de havva vardık. çocuk yapalım bari dedik. bu kirazları kime satcaz dedik. nası para kazanırız yoksa dedik. tabi canım dedi, yiğidim dedi, coştuk. o zamanlar havvayla aynı dili konuşurduk.
02:55 08/05/1999

varlığı çok mühim bişey hayatımızda. su'dan bahsediyorum. düşünsene susuyosun, su diye bişey yok. eeeoo, konuş sen de o zaman.
02:59 08/05/1999

kiraz yerken içinden kurt çıkıcak diye acayip tırsıyorum
05:48 08/05/1999

tivide tarihsel bi' türk filmi var. karamurat bizanslıları basıyo. adisiniz hulan diyo, öldüriyim mi lan şimdi sizi diyo. ama neyse diyerek vazgeçiyo. biz türkler silahsız insanlara el kaldırmayız diyo, gidiyo. bizanslıların türkçe bilmesi çok güzel. başlarını öne eğiyorlar. aynı şeyi vikingler mi neler tarkan'a yapmıştı. dilini anlamaktan bahsediyorum. bizimkiler türkçe konuştuktan sonra üzüntüyle başlarını öne eğmelerinden bahsediyorum. belki de "ulan bi öğrenemedik gitti şu dili, ne dedi acaba adam?" diye üzülüyolardır. bunu tam olarak algılayamadım. bizde iyi çekmiyo o kanal sizde çekiyo mu
15:36 09/05/1999

ben bazen olurum böyle. bak sana da oldum. son kanada seyahatimde farkettim ki oranın insanları bunu love diye adlandırmış. lav diye okunuyor. hav gibi. köpek gibi.
16:24 09/05/1999

o kadar halsizim ki şu an. iki kelimeyi bi
r
ara
ya
geti
re mi
yo
r
u

m
03:21 09/05/1999

şöyle bişey olmuştu. ilkokul örtmenimi yıllar sonra bi yarışma puroramında görmüştüm. altta adı yazıyodu; "fazilet sülaş". aaa dedim. bu o dedim. tipi de benziyodu. böyle bir isme soyisme sahip başka bir insan yokturdu herhalde zaten. neys. buna ezberleme mi ne vermişler. al ulan dedim. bize ezberletiyodun, şimdi de seni görücez. tam kader ağnında reklam girmişti. sırf örtmenim kazandı mı acaba diye tüm reklamları izlemiştim. '50 li yıllarda gerçekleşti bu olay. garip ama gerçek. kazanamamasından bahsediyorum. üzülmüş olmamdan bahsediyorum.
03:27 09/05/1999

telefonu icad eden adama alaycı bir tavırla ne demişler biliyosunuzdur; "bu aleti kim, neden kullansın ki?!". bunun üzerine aleksandır graham bell hazretleri (s.m.s) şöyle buyurmuş; "siz geçin dalganızı geçin. ilerde tutucak olm bu, hatta insanların günlerce aptallaşmasına, yeniden âşık olmasına sebebiyet verecek.." ruhu şâd olsun.
03:41 09/05/1999

bi lahana olsam. kadınlar alırken sarmalık mı yemeklik mi diye sorsa pazarcıya. sarmalıksam sarmamı, yemekliksem kapuska yemeğimi yapsalar. kapuskamdan ağzıma sürmesem. osuruk gibi koksam çünkü. ama sarmamdan yesem azcık. kendi kendimi yesem. bunun için illa da lahana olmama gerek yok tabii. insan da olabilirim. aman ne biliyim. gerçi insan olsam biraz tatsız olurdum şu anki gibi. lahana olmaya devam etsem iyi olur. hem üzerime tuz atma lüksümüz bile var. vay.
03:51 09/05/1999

olur bazen öyle. olur öyle..
03:56 09/05/1999

â`nın ve benzer diğer harflerin şapkasını kaldırmışlar türkçeden. öyle harfler yokmuş artık. küllîyen yalan! biz şu esnâda vietnamca mı konuşuyoruz ulan?! âşık olduk diyoruz. yalan mı söylüyoruz yâni lan?! şşş kime diyorum! alô!
04:00 09/05/1999

saat gecenin 4:16'sı. keşke gecenin olucağına benim olsaydı.
04:16 09/05/1999

bunu çok iyi düşünmüşler. space tuşunu kastediyorum. böyle kocaman ve rahat basılan bi' şey değilde, klavyenin en ufak tuşu olsaydı. her kelimeden sonra serçe parmağımızın ucuyla dikine dikine, zar zor basmak zorunda olsaydık. zamanla ona da alışırmıydık acaba. yoksa üşenip space denilen tuşu asla kullanmaz mıydık. varsayımlarlahareketetmemeklazımtabii. gerçi biri çıkıp dü z el tir di he m en bu y an l ı şı. bok var sanki.
04:24 09/05/1999

çileğin üzerindeki yeşil yerleri temizleyen bir alet icat etse japonlar. aslında tutmaya yarıyor, farkındayım ama yanlışlıkla yeniliyor da. zira öyle oldu. ya da ben aynı anda iki işi birden yapamıyorum. parmağımı ısırdığım esnada, o yaprak gibi olan yeşil yerleri de ısırmışım gayet güzel. bir yandan gazete okuyup, diğer yandan çilek yemeye çalışırsan böyle olur tabii. yersin dalı, çiçeği, böceği.. yapraklarda bir tat olmaması çok hoş. bugüne kadar hep acıdır diye tahmin etmiştim. halbuki alakası yok, gayet tatsız. tabi bu hep çilek yaprağı yiyceğim anlamına gelmiyor. yanlış şeyyapılmasın.
00:01 10/05/1999

klavyenin tuşlarının arasına gereksiz bilumum edevat dökülmüş. q harfi ile w harfleri arasından bir adet açılmış kurşun kalem kabuğu çıkardım olmayan tırnaklarımla. bunu nasıl yaptım bende şaşırdım zira oldukça dipteydi. aslında kullanım zorluğu yaratmıyor ama göze de pek hoş gelmiyor leş gibi bir klavye. k, ö ve l harflerinin kesiştiği noktadan çıkan patetes cipsi kırıntısını yesem mi, yoksa yemesem mi diye düşünürken, diğer yandan da en son ne zaman cips yedim ki bu buraya düştü diye düşündüm. paramın fazla olduğu günler olmalı ki har vurup harman savurmuşum. buna kanaat getirdim. yemedim ama. çok ufaktı ve üzerinde yanlışlıkla parmağımı ısırtma riski taşıyordu. p ile o arasından çıkan ufak kağıt parçasını ise geçen gün ağzımda gevelediğimi hatırlıyorum. küller ise tamamen zararsız, ufaldıkça yok olucaklardır. buna rağmen üfledim. kabası geçti. hala var biraz.
00:44 10/05/1999

hayatımın en mühim buluşması için günler öncesinden herşeyi planlamıştım. sabah erkenden uyanıp, kahvaltımı yapıp en sevdiğim kıyafetlerimi giyicektim. herşeye hazırlıklıydım. muhteşem geçiceğinden emindim. o gün gelip çatmak üzereydi. birden aniden milat diye bişey yaptılar iyi mi. isa mı ne doğmuş. bundan sonrasına m.s diyebilirsiniz arkadaşlar dediler. m.ö yaptıklarınızı yapıcaklarınızı unutun dediler. herşey silindi dediler. bütün günler birbirine karıştı. bütün aylar, yıllar.. herşey sıfırlandı. buluşamadık. hâlâ.. bu olaylar ne öncesinde, ne sonrasında, tam milatın üzerinde gerçekleşti. saat ikide börgırın önüne gelecekti. gelemedi.. herhalde o da karıştırdı. vefasız.
01:36 10/05/1999

pilli miyango bileti almayalı ne kadar uzun zaman oldu. epeydir kafama kuş sıçmıyor demek ki. bu bir talihsizlik göstergesi değil elbette. asıl talihsizlik kuş olmak yerine insan olmak. paraya ihtiyaç duyuyor olmak. kimsenin kafasına özgürce sıçamıyor olmak.
02:04 10/05/1999

bundan daha iyisi olabilirdi.
02:52 10/05/1999

o an gözüme çok gereksiz gelen bir şey, hindistan'daki bir insan için dünyanın en mühim şeyi olabilir, aynı esnada.. sehpanın üzerindeki şu mum mesela. bana hiç bir yararı yok. mutfaa git bana içicek bişeyler kap gel desem, yapamaz. ama aynı mum bizim hint kardeşimizin uğruna vücudunu satmayı bile göze alacağı bir edevat olabilir. belki orada elektrikler kesiktir, adam yarın sabaha dönem ödevini yetiştirmek zorundadır mumu yoktur. aman ne biliyim. bu kadar basit bir örnekle geçiştirmek istemezdim ben de. neyse anlatmak istediğimi anlatabildiğime inanıyorum. hamd olsun.
03:10 10/05/1999

lork lork lork. gırtlaktan geçen kola böyle bir ses çıkartıyor. bilmiyorum, lorg lorg lorg da olabilir. bu dışarda bıraktığın kolayı içince olur ama.
03:12 10/05/1999

dört gibi gel bana üçten sonra. günde iki kere yap bunu.
04:00 10/05/1999

vodka mı votka mı? ne olduğunu tam bilmeden içiyoruz. bi gün ölüp gidicez ama du' bakalım. hayırlısı.
00:23 11/05/1999

Any File (*.*)
AVSEQ01
01:05 11/05/1999

askerden dönen bir arkadaşım anlattı. bir gün çarşı iznine çıkmış. bunun oturduğu bankın önünden geçerken parasını düşürmüş adam. bizimkide söylemiş "usta, paran düştü" diye. niye usta demiş o da hatırlamıyo. neyse. adam şöyle demiş; "çoh sagol. Baştacısın!". elazığ'da oluyor.
01:50 11/05/1999

nane limona şeker atılıyo muydu?
02:50 12/05/1999

akbilin boş olduğunu biliyodum ama yine de bi bakıyım dedim. zaten biletim var cebimde bi yerlerde. belki geç çocum der diye düşündüm adam. akbilden dorodon dorodon sesi çıkınca hiç dikkat etmedi. bileti attım. belki atıyo gibi yapıp atmasam yiyebilirdi. fakat bu ferpley kurallarına uymazdı.
02:53 12/05/1999

nane limona şeker atılıyoduymuş.
02:55 12/05/1999

bak yeni saatime, fotoğraf çekiyo dedi deniz heycanla. almanyadan teyzesi mi halası mı ne göndermiş. saat kaç dedim. niye bozuldu anlamadım. deniz bozuldu deniz. saat kasyo. bişiy olmaz o bi lafla incinmez.
03:02 12/05/1999

icetea yok mu diye sordum bakkala. dolapta baktım göremedim olabilirdim. yok ama getiricem dedi. yani bugün elime geçemiycekti. öyle getiricek. bi ara. limonlu mu şeftalili mi diye sordu aniden. lilimonluu dedim. var mı ki. yok yani getirirken ona göre getiricem dedi. sadece bana göre ayarlamayın dememe fırsat vermeden "bugün çok kişi sordu onlara da sordum, kimi şeftalili kimi limonlu getirin dedi" dedi. devamını hatırlamıyoru
03:11 12/05/1999

tam kapanıyodu dükkan, önünden geçerken aklıma geldi. böyle bi tuhafiyeci mi denir mefruşatçı mı denir manifaturacı mı denir bilmiyorum o tür bi dükkan işte. iğne iplik boncuk moncuk satıyo. tarak bakıcaktım ne zamandır. kırılmış, lazım oluyo nadir madir. giricek gibi olurken "kapatıyosunuz galiba?" dedim soru edasıyla. yok yok dedi, buyrun buyrun dedi. gecenin bi yarısı tarak krizim tuttu diyemiyosun tabi adama. ya aklımdaydı ben tarak bakıcaktım diyorsun. neyse baktık. beğenmedik. ayıp ettik. çıkarken şöyle bişey oldu. ben tam hayırlı işler diycektim ki adamın çok büyük bir ihtimalle son müşterisi olduğumu hatırladım. bunu hatırlıyana kadar "hayırlı" çıkmıştı aazımdan. saçmalamadan kesiyim iyi akşamlar diliyim bari dedim. onunda akşamları çıktı. hayırlı akşamlar oldu. hayırlı akşamlar dedi o da cevaben. hayatımda ilk kez kullanmış oldum galiba. kendimi nebçim hissettim. hayırlı akşamlar. iyi akşamlar. biri zemzem kola diğeri coca cola gibime geldi.
03:17 12/05/1999

nokta " . " değil de "___________" gibi bişey olsaydı. yazı yazarken ne kadar zorlanırdık. ben kesin düzgün çizemezdim /\____/\__ galiba şükretmek şeysisi bu noktada başlıyor " . "
04:10 12/05/1999

dün akşam saat yedi gibi taksim metro çıkışında bekleyen kız! eğer burayı okuyorsan yarın da orda bekle!
05:11 12/05/1999

şöyle bir rüya gördüm. bi yirmiüç nisan töreninde şiir okuyorum "yirmiüç nisan günü büyük meclis kuruldu, böylelikle saltanat can evinden vuruldu" diye başlıyo. uyanmasam devam edicektim. gerçi önlüğüm ütüsüzdü, çok utanıyodum. iyki uyandım.
15:44 12/05/1999

demek ki arşimet efendi banyo yapmasa suyun kaldırma kuvveti diye bişey olmıycaktı ne güzel. nivton hazretleri (e.l.m.a) ağacın dibinde oturmasa da yerçekimi. iki tane gereksiz insanın iki tane gereksiz keşfi sayesinde hayatımız çok sıkıcı geçiyor. şimdi havada uçuyor olsaydık. şimdi denizin dibine batıyor olsaydık.. keşkeydik. bunu gerçekten istiyorum. havada uçuyor olmayı. batmak konusunda kararsızım. çelişkideyim. üzgünüm çünkü ben niye bişey keşfedemiyorum. bunun için illa kafamıza bişey düşmesini mi bekliycez. banyo yapmayı mı bekliycez.
02:40 13/05/1999

cep telefonu yokken biz napıyoduk
02:48 13/05/1999

ödüm korktu. uçak geçmiş ama tren gibiydi ses olarak. doğrusunu söylemek gerekirse bu karanlıkta camdan havaya doğru bakarak uçak olduğuna kanaat getirmek pek mantıklı değil ama en azından görünürde tren de yoktu. az önce oldu bu olay. hâlâ ellerim tirtittrtiyor. çok soğuktu dışarısı. çığ da düşmüş olabilir.
02:52 13/05/1999

ilginç bir iddia var ama ne kadar doğru bilmiyorum. şöyle doğdu: ben dört gün önceki gastenin burç köşesini bugünkü burç köşesi gibi hayal ederek okumaya başladım. sonra biri geldi, yani bi arkadaşım geldi de şimdi kim olduğunu unutmuş durumdayım, şey dedi panik içerisinde ve tek nefeste; "o burç tahminlerini okuyo musun sen?! okuma onları boşuna, kafalarına göre yazıyolar! benim bi arkadaşım posta gastesinde staj yapıyodu, o söyledi. tahminleri stajyerlere yazdırıyolarmış!" sabah gastesi okuyorum dedim.
02:55 13/05/1999

yazıcak bişey geliyor aklıma otobüste filan. tuvalette filan. kesin unutmam yazarım bir ara diyorum, kesin unutuyorum. bu olay günde dört beş kes cereyan ediyor. bazıları unutmaktan çok üşenmekle alakalı. onu bi düzeltelim yalnız.
03:09 13/05/1999

bu haliç'in altı niye altın dolu, neden japonlar gelip "biz burayı temizleriz ama çıkan altınların yarısı bizim olur" demiş diye düşünürken öğrendim ki haliç'in altında haketen altın yüklü bi gemi varmış. bu geminin niye altın yüklü olduğu ise şöyle açıklanıyor; o devirde bizimkiler bi inşaat mı bi toplu konut projesi mi ne yapıcakmış. gel gör ki "çivi" yapımında kullanılan madde yokmuş. çivi neden yapılıyomuş, ya da şu an neden yapılıyor bilmiyorum ama atıyorum, şey, eamm.. krom! işte bizimkilerde krom neyin yokmuş mesela. bolca altın varmış. ve işte insanın içini en fazla acıtan nokta; çivileri altından yapmışlar. tam bir gemi dolusu altın çivi haliç üzerinden inşaat alanına götürülüyomuş. batmış. hayır çiviler değil, gemi. böylece haliç'in altı çıkarılmıycak derecede altın dolmuş. hay sizin yapıcanız işe zıçıyım diyen padişahın sayesinde haliç epey bir kirlenmiş. yıllarca böyle kalmış. bir ara japonlar gelip "biz zıçtığınız boku temizleriz ama çıkan altınların yarısı bizim olur" demiş. tabii bunu kendi dillerinde söylemişler. bir mütabakata varılamaması altınlardan çok bu sebepten olabilir.
03:57 13/05/1999

dün çöpü dökmeseydim bugün televizona çıkabilirdim. haberin altında ya da sol alt köşede, çöp evlere bir yenisi daha eklendi yazabilirdi ufak ufak. canlı yayın misafiri olup üzerinde kanalın logosu olan fincanna kahve içebilirdim. su da olabilirdi ama. içi gözükmeyebilirdi.
04:08 13/05/1999

hımmm
15:40 13/05/1999

elektrikler kesikti az önce. geldiğini anlayabilmek için ışıkları açtım. yani aslında kapatmış da olabilirdim. yukarı doğru olunca açık olur diye hatırladım bir an. sonra hayır anahtar yukarı doğru dönükse kapalı oluyodu dedim. birini yukarı, diğerini aşşağı vaziyette bırakmayı düşünüyordum ki. televizyon açıldı.
15:44 13/05/1999

öğretmen neden ilk kırmızı kurdeleyi bana takmadı
15:59 13/05/1999

rüyamda tüp bitiyordu. o panikle hemen attım kendimi yataktan, bi çay içiyim de kendime geliyim dedim. mutfakta tüp bitiyordu gerçekten. altındaki plastik ayaklığın üzerinde hafif bir kaydırma çalışmasına girdim. yan duruyor şimdi ama bence fena olmadı. şeyin bi tekerleği patladı fakat. olsun.
16:17 16/05/1999

hava böyle bir kıpır kıpır. sanki her an yağmur yağmıycak gibi. insanlar kendilerini dışarıya atmışlar. kışın da içeri atarlar. biz ne biçim yaratıklarız yahu. şey gibi.
16:22 16/05/1999

gün tahminlerinde çok başarılıyım. bugün için pazar dedim, gasteye baktım gerçekten pazarmış. yarının pazartesi olduğunu anlamak epey bi zamanımı aldı. üzerinde bulunduğumuz günün pazar olduğunu telefona mesaj olarak kaydederken elim kaydı ve tarihin yazılı olduğu sayfayı karıştırdım. bu bana pahalıya patladı. gittim bi gaste daha aldım. üçyüzbinliraya hemde. sabah. içinden bi marketin buroşürü çıktı. domates çok ucuzdu ama gasteleri üstüste koyuyo bizim aptal bakkal. ezilmiş azcıktı.
18:33 16/05/1999

çok ürkünç bişeye benziyodu ama aslında bi sig değildi yani ben öyle biraz korkıyım da heycanlansın hayatım diye istedim galiba. önce ya bırak boşver sana ne zararı var diye düşündüm, sonra aman böcekse bana mı böcek vurıyım kafasına terliği dedim. terliğim yoktu. pazarda gördüm, bi milyon. alıcam. lazım oluyo böyle.
02:16 17/05/1999

insan basketbol maçından sonra futbol maçı izleyince aptallaşıyor. önce basketbol sonra futbol izleyince de oluyor bu
02:18 17/05/1999

zaten hiç halim yok, canım sıkılıyo. bunlardan haberi yokmuş gibi çay üçyüzbin oldu dedi kantinci. bence kaç yıllık müşterisini tanımalı ve ruh halini bir bakışta anlayarak böyle üzücü haberleri alıştıra alıştıra söylemeli. çay ikiyüzaltmış oldu, çay ikiyüzyetmiş oldu, çay ikiyüzdoksan oldu. pat diye üçyüz. bilmiyorum ama cebimde bozuk para olmasına rağmen, ''ben bu seferlik ikiyüzelli vermeye devam edicem" dedim. tamam dedi. bence eski fiyatları böyle uğurlamalıyız hep. mesela belediye otobüsünde bile bilete zam gelince eski biletler bir hafta mı ne iki hafta ya da geçerli oluyo. vefa borcu oluyo.
02:27 17/05/1999

"dertleşmek" kıvamında bir kelime yalnızca türkçe'de varmış. dünkü gastede yazıyordu. konuşmak varmış yabancı dillerde, paslaşmak varmış. ama dert alıp verişi diye saçma bişeyi bi tek biz yapıyomuşuz. türkler olarak. oğuzların kayı boyundan gelenler, ilk zamanlarda söğüt ve domaniç civarında ikamet edenler olarak.
03:07 17/05/1999

bu kuşlar harbi kuş beyinli galiba. benim uçabilme kabiliyetim olucak da gitcem insanoğlundan bi avuç yem dilenicem. git banka soy, kendi ekmeğini eline al güneye filan kaç. salak.
03:16 17/05/1999

geçen gün bi tane bardak kırdım bulaşık yıkarken. kırıldığına göre evden bi bela gitti dedim, sevindim. ne olur ne olmaz diye sekiz bardak daha kırdım. şu an çok huzurlu ve iman doluyum.
03:32 17/05/1999

üç gecedir saate baktığımda hep aynı anda yakalıyorum. 03:55. dün de böyle oldu. evvelki gün de. bi bakmıştım 03:55. bi işaret olarak algılamıycam tabii ki bunu. toplamının 13'ü vermesi bile umurumda değil. yalnızca epey geç olmuştan bahsediyorum.
03:55 17/05/1999

"Konuşmanda bir hata yapana kadar kimse seni dinlemiyordur." bu doğru. iyi bir adam söylemiş senden iyi olmasın. onun için tırnak içine aldım. iyi bir adam olduğu için değil yahu. başkası söylemiş diye için.
04:00 17/05/1999

bizim tamer ondört yaşına kadar yerebatan sarnıcı'nın gerçekten yerin altında olduğunu düşünüyomuş. bi gün okul gezisi mi ne götürmüşler bunları, orda görmüş haketende yerin altındaymış yaşasın tahminim doğru çıktı diye sevinmiş. yuh ya. ben bu yaşıma geldim hala yerin altında olduğunu düşünüyorum. bi yaş belirlesek de biz de gitsek. biz de görsek.
04:07 17/05/1999

ben aslında vapurum.
04:18 17/05/1999

bu astroloji filan. burçlar filan. yıldızların hareketine göre tayin ediliyomuş. yani koskoca tanrının işi yok, her allahın günü şey diye düşünüyo; "bugün şu yıldızı biraz sağa çekiyim de koçların aşk hayatı düzene girsin. şu yıldızı biraz ileri itiyim de akrepler işyerinde hareketli bir gün geçirsin." bence bunu hergün değil ayda bir yapıyor. en azından koç'lar için.
04:20 17/05/1999

bi ufaklık fotorafımı buldum. bak bu benim ufaklığım dedim murata. aldı baktı, sonra bana baktı. en son da ben ona baktım galiba. sonra bu sen misin gerçekten diye sordu. evet dedim yok yani sana pek benzemiyo çok şeker de bu çocuk dedi. incindim.
01:46 20/05/1999

bugünlerde derin konular üzerine konuşuyoruz. mesela dün reenkarnasyon var mı, bugün de sanatçının topluma örnek olmak gibi bir sorumluluğu var mı diye tartıştık. çok süper cümleler kurunca şaka yapmışız gibi hissettik. fazla ciddiye almadık. zaten bişey var mı yok mu diye tartışmak çok saçma. bi taraf var diyo, bi taraf yok diyo. kısa sürüyo. hem insan kendine örnek olsun yeter. toplumuna sokiyim.
01:50 20/05/1999

napolyon para para para demiş ve bu söz bugüne kadar bozulmadan, değiştirilmeden gelmiş. üstelik işin en ilginç tarafı sözü söyleyenin de herkes tarafından bilinmesi. on kişiye sordum, çoğu napolyon diyebildi. sadece birinden kiraz cevabını alabildim. o da bi napolyon çeşidi diye kabul ettim. yoksa bi kiraz çeşidi miydi. yoksa napolyon kirazın fiyatı pahalı diye mi napolyon kiraz diyorlar. yoksa napolyon kiraz bir adam mıydı. yoksa yok. bana ne be. ömrüm bu tür sorulara cevap aramakla geçiyor. tatilyaya gidicem. su kaydırağına binicem. trene binicem. yeter.
01:53 20/05/1999

herkes cep telefonuyla bişeyler yapıyodu otobüsün içinde. ayakta kimse olmıyınca böyle oluyo. allahtan ikaruslarda telefon açılabiliyo. gerçi yeşil otobüs olsa da sesini kısardık. böyleydik biz. hala da öyleyiz.
01:56 20/05/1999

bazen birileri tarafından izlendiğimi düşünüyorum. psikolojide böyle bişey varmış. yani insan bir anda kendini çok mühim, sorumluluk sahibi bir insan hissediyor ve ona göre hareketlerine özen gösteriyor. yürürken geldiyse mesela, adımlarına dikkat ediyor, dik durmaya çalışıyor. kimsenin izlediği yok aslında. yani izlese nolur ki, neden ki. psikolojiye bak. akıl karıştırmaktan başka bişey değil. allah belasını versin.
01:59 20/05/1999

onlarca takdir belgem var benim. hepsi gerçek. ister inan ister inanma. bu kadar olur.
02:04 20/05/1999

acaba şu an dünya üzerindeki kaç insanla tamamen aynı işi yapıyorum. yani diyorum ki mesela ben burda space tuşuna bastığım anda kaç kişi space tuşuna bastı. tam o anda. "ben burda" dedikten sonra bastığım space yani. bu nokta da olur. bu değil.
02:05 20/05/1999

bi gün kararlaştırıp bişey yapalım.
02:33 20/05/1999

yeterli derecede adrenalin salgılayamadığımı hissediyorum. mesela şu an. heyecan sıfır, arzu sıfır. keşke masanın altından köpek filan çıksa. konuşurduk, ilk kez bi köpekle konuşuyorum diye heycanlanırdım ben de. adrenalin salgılardım. sonra bişeyler içer mi diye sorardım. o içerim derdi, ben iyce heycanlanırdım. illa köpek olmasına da gerek yok. şu masadaki boş bardak da konuşabilir. beni doldurabilir misin der. ben doldurucak bişey yok derim, utanırım, heycanlanırım. ya da saatin pili ben biticem galiba dese saate bakarken, aaa desem, pile bak konuştu desem. of. keşke herşeyin ne işe yaradığını bilmeseydim de merak ve keşfetme telaşı içinde olsaydım. çocukların canı bundan hiç sıkılmıyodur heralde. ya haketen herşeyi biliyorum gibi hissettim bi an. şu an. amaçlarını yani. eşyaların. hayvanların edalarını. bi hipopotam karşıma geçip kahkaha atsa diyosun, atamıycanı biliyosun. neyse galiba en güzeli gökten bişey düşmesini beklemek. üzme kendini bu kadar.
02:47 20/05/1999

eskiden sinek ilaçları vardı. şimdilerde eskisi kadar kullanılmıyor. adını tam hatırlıyamasam dahi zannedersem şeltox'tu. redox da olabilir. ikisini karıştırırım ezelden beri. bu sinek ilaçlarını sıktığımız odanın kapısı kapatılırdı. artık zehirlenmiyelim diye mi, yoksa yere bayılan sineklerin üzerine basmıyalım diye mi yapılırdı bu bilmiyorum ama, tek bir şeyden eminsem o da sinek ilaçlarının muhteşem leziz koktuğuydu. uzun zaman sonra o kokuyu burnumda nasıl hissettim kayrayamadım ama az önce sinek ilacı sıkılmış bir odaya gizlice girip o havayı soluduğum anları yaşadım. galiba yani. ilacın kutusuna da girmiş olabilirim.
04:22 21/05/1999

- peki leylekleyi kim getiydi
21:11 22/05/1999

afacan çocuk dennis bana sahte geliyordu.
02:04 23/05/1999

deniz yaratılırken içinde insanlar yüzsün diye mi tasarlandı, yoksa üzerinde gemiler gitsin diye mi. balıklar için de yaratılmış olabilir yalnızca. içilebilir de. deniz diyip geçmiyceksin demek ki. hem deniz olmasa karşıya nasıl geçerdik. kadıköye nasıl giderdik. köprüleri de yok saydım farkındaysan. deniz olmasa onların da bi olayı kalmıyor çünkü. deniz.. taş bile sektirebiliyorsun yahu. şu an içimde acayip bi deniz sevgisi var gerçekten. bu yazının başında yerleşti. zaten ne kadar sevdiğim bir paragrafta kırk kere adının geçmesinden belli değil mi. deniz. olmasa üç yanı denizlerle çevrili bir memlekette de yaşayamazdık ayrıca. çok mühim çok. bundan sonra daha dikkatli davranıcam kendilerine. çöp atmak bazında konuşuyorum.
22:51 24/05/1999

hırka ile yelek sürekli rakiplermiş gibi gelir bana. ama ikisini önüme koysalar kesin hırkayı seçerim. yelek şey gibi böyle. eee, sanki tamamlanamamış gibi. bak hırkaya. düğmesi bile var önünde. kolları var sonra.
22:53 24/05/1999

bugün bi turistle konuştum. excuse me dedi, sultanahmet köftecisi nerde dedi. ingilizce söyledi tabii bunu. where is the sultanahmet köftecisi. şeklinde. direkt sultanahmeti sorsa tarif edicektim, ortaokulda öğretmişlerdi onu ama şimdi. yani. nebiliyim. köfteci nerde. ayy dont november kusura bakmayın dedim. ona bile thank you diyo bu turist milleti. demek tam cevap versem boynuma atlıycak. very much filan diycek. keşke uğraşsaydım cevap verebilmek için. biraz düşünsem.. go go.. ama. aman neyse. bana mı turist ölsün açlıktan it.
22:59 24/05/1999

yaşlı bir adama elinde sihirli bir değnek olsa ne yaparsın diye sormuşlar. hah bu iyi olur bastonum eskimişti zaten demiş. tövbe tövbe. biz yaşlanınca böyle olmıycaz di mi. söz ver.
23:03 24/05/1999

ben spor kompleksini spor kompleksi sanıyodum. ay benim kaslarım yetmez utanırım yapamam, ay ben bu çalı gibi bacaklarla nası koşarım millet dalga geçer gibibiş.
23:51 24/05/1999

bu televizyon kanalları iyice cıvıttı. playback olayından dem vurucam. önceden, eskiden yani, daha evvel şey olurdu. şimdi şarkıcı çıkıyo, elinde bi mikrofon oluyo ama şarkıyı söylemiyo. buraya kadar herşey normal, zaten adı üzerinde play-back(geri pas). herneyse. işte bunlar mikrofonla sanki söylüyormuşcasına çığırırken stüdyoda müzisyenler oluyodu. ne biliyim kemancı, davulcu, kanuni, sultan, süleyman filan. onlar da böyle çalıyomuş gibi yapardı ve izleyici, ben, ruhumu tamamiyle teslim ederek gösteriye iştirak ederdim. gel gör ki artık anlamışlar o olayın tutmadığını, çalmıyorlar. bi kaç şov puroramında şahit oldum buna. bi yere bağlayamadım. şu an yazıyı bağlayamadığım gibi. yani şey olmuş işte anla. iyi mi kötü mü ne olmuş. zaten sevmem playback filan. elektrik kesilse de bu yazdıklarım gönderemeden uçsa. bazen istiyorum böyle. çok boş konuştum gibime geliyor. neyse en azından hayatımda ilk kez dem vurmak eylemini gerçekleştirmiş oldum. gerçi o da çok demli oldu, içemiycem heralde. midem bulanior.
03:14 25/05/1999

hindistan cevizi ingilizcede coconut diye geçiyor. moonstardan baktım. hindistan da india olarak. onu alanis'in thank you india şarkısından tahmin ettim. ceviz bildiğimiz de walnut'mış. ona da moonstardan baktım. bence bizi kandırıyolar. eminönünde üretiyolardır onları eminönünde. hem neden hindistan ki. çok uzak diye mi ki. eminönü de uzak sayılır ayrıca.
03:17 25/05/1999

bugün saatlerce boş boş oturduk. yani yapıcak bişey olmayınca boş boş oturmak geliyor insanın aklına ilk olarak. bunu yaparken çay filan tükettik. bisküvinin adını bisküit yada püsküüt diye değiştirerek söylersek tadı da değişir mi diye polemiğe girdik. ya ne biçim bişey. dişe dokunur hiç birşey yapmadan akşam oluyor. niye ki. şey de ne biçim bişey arıca. püsküüyü çaya batırınca yumuşaması filan. daha güzel olması filan. bayatlayınca da yumuşuyorlar ama o zaman sevmiyoruz. ya biz neyiz. ya biz noluyoruz. bi duralım.
01:43 26/05/1999

polenler havada uçuşurken aklımda yalnızca tek bir soru vardı: burnumuza polen kaçtığında ilk olarak ne yapmalıyız öğretmenim
01:11 28/05/1999

bir kadının ilk olarak baktığınız yeri neresidir türünde sorular oluyor erkek dergilerinde, gastelerde, heryerlerde. işte bu tür bir soruya genelde malum yerler veya en fazla olarak göz cevabı veriliyor. yok öyle birşey, bi düzeltelim. bir kadının ilk olarak bakılan yeri saçıdır. her iddiaya girerim. bu kanaate bir kuaförün camında gördüğüm harikulade söz sonrası vardım. söz şöyle diyordu: onu sevmeye saçlarından başladım. söz öyle dedikten sonra ben ise şöyle dedim: aaa haketen lan. sonrasında önemli bişey olmadı.
01:19 28/05/1999

uyuduğumda rüya göremezsem sabah uyandığımda kendimi bir geceliğine kavanozun içine konulmuş turşu gibi hissediyorum. bu da hoş olmuyor açıkçası. turşu dediğin en azından iki ay beklemeli.
01:45 28/05/1999

la fonten tam olarak böyle mi yazılır bilmiyorum ama acayip derecede saygı sevgi besliyorum kendilerine. nerde yaşıyo bi öğrensem de gitsem bi gün şöyle otursak tavla filan atsak ama hayvanları konuşucak baştan bi anlaşalım. misal zar yere düşcek aha burda aabi ihihi diycek sincap filan. tilki diycek ho ho ho yere düşürdüleer nhaha ağustos böceği yatsın hayvan herif kaldırmasın kıçını. zar kayboldu diyoruz fiyuu
01:55 28/05/1999

new bosnia herzigoviana. böyle bir yere giden bir iyetete otobüsü gördüm. en azından yarısı böyleydi.
00:43 30/05/1999

sırf konuşabilecek ilginç konular çıksın diye national ceograpik şeysini izleyelim dedik bugün de. zaten ne diyorlar tam anlamıyoruz ama hiç olmazsa maymun filan gösteriyor adamlar, iguana filan gösteriyor da gözümüz gönlümüz açılıyor. yok o fashion tivi idi galiba. bi saniye, karıştırdım. birinde gözümüz açılıyor. diğerinde oha lan neler varmış diyoruz. yoksa ikisinde de diyor muyduk. hayır maymun vardı ama maymun gibi değildi o zaman oha lan dedik. iyi de eva herzigova'ya da mı demiştik yoksa. ay naptık biz. başım ağrıyor.
01:32 04/06/1999

daldım az önce. kendimi bahçedeki optidermus ağacının en uç noktasındaki dalmışım gibi hissettim bi an. kendi kendime kırıldım. düştüm. hayaldim. lölölö.
01:44 04/06/1999

her çeşit mağazanın, dükkanın kendine has bir kokusu var. sanki sözleşmiş gibi. eczaneler genelde ilaç koyuyor, nedense artık, ama işin enterasan tarafı bütün eczaneler aynı ilaçtan kokuyor o zaman. marketler ise, süpermarketler ise daha değişik kokuyor ama onlar da kendi içinde aynı. deterjan ve pirinç pilavı karışımı bir koku var bütün marketlerde. deterjan ve bulgur pilavı da olabilir ama kesinlikle pilav kokusu var bu sentezin içinde. bi dikkat edelim buna. marangozlar odun kokuyo. bu kadar basit.
01:34 05/06/1999

ıslık çalma konusunda o kadar beceriksizim ki neredeyse piyano çalmak konusunda bile daha iyiyim. tom gibi. neyse. doğuştan kazanılan bir yetenek olduğunu savunuyorum ıslık olayının. hayatımın çeşitli kesimlerinde bu iş üzerine oldukça yoğunlaştım ama hepsi tükürüklü ellerle sonuçlandı ve benim içimdeki ıslık aşkı köreldi. neler yapmadım, hangi doktorlara gözükmedim. yok. yok. bir keresinde çıkardığım fuuiiyt gibi cılız bir ıslık tanesi beni o kadar çok sevindirmişti ki anlatamam. anlatmıyım yani. kime anlatmaya kalktıysam ıslık çalarak dinleme teşebbüsünde bulundu nazire yaparcasına.
01:39 05/06/1999

poşetlerden, poşet taşımaktan, elimde herhangi birşey taşımaktan, poşetin yürürken sallanıp bacağıma çarpmasından, poşetin bazen kopmasından, yırtılmasından.
01:43 05/06/1999

felsefeyle ilk olarak lise yıllarımda tanıştım. dandik bir ders olarak algılanmasından ötürü kitabı gayet ince, gayet gereksiz duruyordu. hegel'ler, aristoteles'e aristo demek ibrahim'e ibo demek gibi bişey mi'ler, thomas more'lar, ütopyalar, noluyoruz lan'lar. o zamanlar pek sıkıcı gelirdi açıkçası ve dersi kitabın üzerindeki felsefeci portlerine en güzel kim sakal bıyık çizecekçilik oyununa dönüştürürdük. bir gün benim muhteşem bir eserim olan sakallı ve küpeli thomas'ı gören felsefe hocamız şöyle demişti: "emin ol ki thomas more ütopyasında böyle birşeyden bahsetmedi." eee. yani. o zaman suçluluk duygusu ile kavrulan bedenim hocaya mazlum bir tavırla dönüp şöyle demişti: "kesinnikne". işte o günden sonra kendi felsefelerimi oluşturmaya başladım. sakallı. küpeli. piercingli. herhangi bir kitapta resmimin yer alıp almıyacağı konusunda ise tereddütlerim var ama "bence resim insanın gördüğü yerdedir" gibi bir felsefe yararak bu sorunu da kökünden kazımayı pilanlıyorum. zaten ütopya filan ters gelir bana. oh ne ala memleket gelir, yok daha neler çüş gelir. pazar olucakmış. herşey bedava olucakmış. bilmemneymiş gelir. karneye de iki gelmişti zaten.
01:59 05/06/1999

biraz daha yaşlılar hep derler. bizim gazoz kapaklarımız vardı. bizim misketlerimiz vardı, bilyelerimiz vardı. bizim ise hiç bir şeyimiz yoktu. bu fakir olduğumuzdan filan değildi. tamamen abuk bir jenerasyon olmamızdan kaynaklanıyordu. bizim gazoz kapaklarımız olmadı çünki bizim zamanımızda kutu kolalar, kutu gazozlar vardı ve dolayısıyla bizim olan tek şey kutu kolaların açma halkasıydı. onlarıda bir milyon tane yapıp tekerlekli sandalye almak uğruna heba ettik. kim çıkarmıştı bunu ve neden tekerlekli sandalyeydi bilmiyorum ama okulda bir açma halkası sevdası almış başını gidiyordu. giden sadece olayın başı değil, bizim olan şeylerdi ve dolayısıyla bizim hiç bir şeyimiz yoktu. misketlerimiz oldu gibiydi ama onlar da yoktu. çocuğun teki, şimdi ismini verip rencide etmiyim, nihat!, kökmüştü beni ve dolayısıyla elimde hiç bir şey kalmamıştı yine. nalet olsundu. bizim hiç bir şeyimiz yoktu.
20:49 05/06/1999

muhabbet kuşlarına karşı ayrı bir sempati besliyordum ama bu, bunu yapmamı gerektiriyor muydu şu an düşünüyorum da emin değilim. televolelerde çıkan konuşan muhabbet kuşları içimdeki konuşan bir kuşa sahip olan çocuk olma hevesini körüklüyordu ve benim hergün okuldan geldikten sonra yaptığım ilk şey zavallı kuşu boğarcasına elime alıp kulağına bişeyler tekrarlamaktı. aslında doğrusu kulağının benim öngördüğüm yerinde olup olmadığını bile tam bilmiyordum, o zamanlar fen bilgisi dersinde çekiç, örs, üzengi kemiklerini görüyorduk belki ama hepsi fen bilgisi kitabının üzerine bişeyler karaladığımız sayfalarında kalmaktan öteye geçmiyordu. zavallı kuşun kulağı farzettiğim bölgesine tekrarladığım kelime ise haftada bir değişkenlik gösterirdi. örneğin o haftanın televolesinde fener fener fener diye cırtlayan bir kuş görmüşsem, hemen asi bir tavırla kuşu elime alır beşiktaş beşiktaş beşiktaş diye defalarca tekrarlardım. örneğin o haftanın televolesinde kuş babacım babacım babacım diye mi cırtladı, hemen kuşu elime alır abicim abicim abicim dedirtmeye çalışırdım. bu epey bir müddet devam etti ama bir gün konuşabilen kuşların yalnızca papağanlar olduğuna kanaat getirip bu işleri bıraktım. zaten kuş konuşsa ne olur, konuşmasa ne olur diye kendimi teselli ederken aklımda yalnızca bir soru vardı: bu mevyeli krakerlerinin tadı gerçekten meyveli mi
02:30 06/06/1999

içimizdeki irlandalılar diye bişey vardı bir ara. benim içimdeki hâlâ duruyormuş. bunu irlandalı bir grubun şarkısını mırıldanırken farkettim. choooose me beeeybiii cuuuz miii derken.
03:43 06/06/1999

bir yerlerimin ağrımasını mevsimlere bağlamaktan başka bir yeteneğe sahip değilim. kışın bir yerim ağrıyınca ulan yine üşüttüm diye kendi kendime hayıflanır, bir sonraki uykuda nispeten daha kalın giyinmeye özen gösteririm. gel gör ki yaz geldi artık ve benim hala bir yerlerim ağrıyor. bu ağrıyan yer değişkenlik gösterebilir mesela şu an sırtım ağrıyor. kesin havadandır diyerek, kesin yaz geldi havalar nemlendi diyerek kurtulmaya çalışsam da bünyeyi fazla yormanın getirisinden başka bir şey değil bu ağrılar. ilkbaharda da havanın nasıl olduğu tam belli olmadığından, sonbaharda ise ee yavaş yavaş kış geliyor artık onun için ağrıyordan daha geçerli bahaneler bulmam lazım. neyse biraz portakal yiyim. c vitamini alırım hem zaten bildiğim başka bir vitamin yok. d vardı bir de galiba yalan olmasın güneş yiyince giriyordu vücudumuza. az yersek, tabağın hepsini bitirmezsek raşitizm oluyorduk. yazılıda çıkmıştı bu soru ordan aklımda kalmıştır. endişeye mahal yok.
04:39 06/06/1999

bazı şeyler için artık çok geç. uyumak gibi. keman çalmayı öğrenmek gibi. ağaç yaşken eğilir. biliyorum farkındayım bunun. hepimiz odunuz.
04:40 06/06/1999

slogan mı denir ne denir tam bilmiyorum ama bir reklamın en önemli şeysi o işte, herneyse. dün `letoon on çok çok iyi!`yi, bugün ise `bridgestone. yolunu bilir!`i hatırlayıp geçmişe fevkalade esnek bir kulaç attık. geçen gün ise zannedersem neyi hatırlamıştık bi saniye. evet evet o idi. `o ne. sen giymiyor colins. sen türk değil`di hatırladığımız. başka bişeydi.
21:19 06/06/1999

bugün kahve falıma bakıldı. gerçi benim öyle bir niyetim yoktu kahveyi yudumlerken, yalnızca amma şekerli diye düşünüyordum ve bir yanım da kahvaltı kelimesinin kahve altı kelimelerinden geldiğini bir kez daha keşfedip mutlu oluyordu. sonra neyse oldu, kapatmam istendi. kapatmak derken bahsi kapatmak değil fincanı kapatmayı kastettiğimi söylemeye gerek duymuyorum. kapadım bende napim ve arada sırada da bakıyorum soğumuş mu diye. biraz heycanlandım açıkçası ilk başta fal baktırmak aklımdan geçmezken şimdi merak içerisinde soğumasını bekliyordum, soğudu. falcı fincana bakarken ise elimde olmadan ne oluyoruz lan oldum. ilk kahve falı nasıl bakıldı diye düşündüm ve bence bu çok komikti. şöyleydi çünki: şimdi kahveler bitiyor, sonra delinin biri gelip diyor ki; bakın şimdi size fal bakıcam. hayda. yani nasıl ki, nerden aklımıza geldi ki. aklımız derken insanlar olarak şeyediyorum. o sırada, bana bir uzun bir kısa yol gözüküyorken, ben de birşeyin falına bakmak istiyorum dürtüsü sardı dört bir yanımı. mesela masanın üzerinde duran kül tablası vardı ve ben şimdi çıkıp parmanızla yayın külünüzü falınıza bakıcam desem ve baksam bu uzun yıllar zarfında önemli ve inanılan bir fal halini alabilir miydi neden olmasındı. çünki ilk kahve falı bakan insanla da dalga geçmişlerdi ulan onlar telve telve, ne falı ne bakıyon sen diye gülmüşlerdi ama ya şimdiydi. kül falına yeltenmek üzereyken aslında düşünüyordum da tükürük falına da bakabilirdim insanların. biraz ıyyyyydı ama olsun çünkiydi her insan farklı tükürük saçar ve böylece fal olur. makul şeyler bunlar. hayatın gerçekleri. ya haketen şimdi tarihte fincanı ilk kez eline alıp içine bakan ve deli damgası yiyen kişiyle acaip derece tanışmak istiyorum ama kaç yıl öncesine ve bir de hangi ülkeye
01:52 09/06/1999

ıııııııııılgaz anadolunuuun.
02:00 09/06/1999

çok önemli bir insanım. ben olmasaydım şu an üzerinde oturduğum sandalye boş kalırdı. artık bu açıdan bakıcam hayata. iy ki varım. süperim. atatürk!
02:03 09/06/1999

saat dağa iki
02:12 09/06/1999

hayatımdaki ilk solotest deneyimimde dokuz tane bırakmayı başarmış ve gerizekalı damgası yemiş bir insan olarak bir zamanlar kendimi o aptal plastik şeye adamıştım. zıplat hoplat zıplat hoplat yapa yapa gün geldi ki iki bırakır oldum ve gerizekalılıktan zekiliğe terfi ettim. yok aslında bidakka. yanlış olmasın. önce üç tane bıraktım ve kurnaz oldum bu sayede madem kurnazım o halde neden zeki de olmıyayım diyerek kimseye çaktırmadan bir tane pilastik şeyi dışarı attım. kurnazdım ve kimse bana bişey diyemezdi. neden iki tane atıp bilgin olmadım hatırlamıyorum ama aptal bir kurnazmışım, bunu şimdi farkediyorum. neyse zaten ben kaç tane bıraktığıma değil, yeniden başlamak için ulan kim dizcek şimdi bunları diyişime üzülüyodum. daha gameboy bile çıkmamıştı. yetmezmiş gibi dışarı attığım pilastik şey kaybolmuştu. ben bi gerizekalı bi kurnaz çıkıyordum. solotestli hayat gerçekten çok zordu.
02:31 09/06/1999

marifetleri saymakla bitmez bir alete sahip değilim. o çakılardan almak istiyorum. isviçreli olanlardan. hem makas, hem bıçak, hem cımbız, hem kürdan, hem testere olanlardan. kırmızı gibi ama bordo gibi rengi hani.
02:48 09/06/1999

bugün allaha bir kez daha tekrar inandım yeniden. yüce rabbım yumurta yaratmış ve yumurtayı kırınca içinden bir yumurta daha çıkıyor ve onu da kırınca bi tane oyuncağın oluyor. bütün bunlar yetmezmiş gibi yumurtaya çikolata tadı ihsan eylemiş ve o da yetmezmiş gibi mikroplanmasın üzeri diye üstüne jelatin sarmış ve bütün bunların yanında oyuncağı yapmayı bilemezsek diye düşünmüş ve ikinci yumurtanın içine nasıl yapıldığını anlatan bir pilan yerleştirmiş ve mesela oyuncak aynı tip değil onlar da aynen insanlar gibi farklı farklı yaratılmış böylece her yumurtanın içinden başka bir oyuncak çıkıyor ve böylece ben daha çok mutlu oluyorum. işin en güzel tarafı ise yumurtayı tavaya kırdığında içine kabuk düşmüyor. gerçi biraz pahalı satıyor ama yine de olsun. hamd olsun.
03:53 10/06/1999

girdiğim sınavda sorular öyle zordu ki sanki bir an anneni yoksa babanı mı daha çok seviyosun diye soruyolarmış gibime geldi. iki soruya da 'ikisini de!' yazıp verdim kağıdı. umarım matematik böyle bir şeyi kabul ediyordur. tanımsız filan değildir.
02:01 11/06/1999

"aslında şöyle. " aslında böyle. " aslında diyorum ki." bu ne be. git aslını yap o zaman. gerizekalı salak.
03:06 11/05/1999

bi filmde okumuştum. süper bir sözdü. şöyle diyordu: kendini bişey hissetmen için öyle olman gerekmez. o günden sonra rock star olduğumu düşünüp kendimi öyle hisseder oldum. şarkı söylememe, turnelere çıkmama gerek yok. mesela yarın da fil gibi hissedicem. hortumum olmasa dahi. öbrgün de boğaz köprüsü olabilirim. kişisel tercihim meselesi bu.
03:12 11/06/1999

rendenin verdiği tadı rondoyo değişmem. bakkala sepet sarkıtmanın verdiği tadı da bakkala sopot sarkıtmaya.
02:26 17/06/1999

dünyada en çok tüketilen içecek kola. su'yu müşterek bahis harici kabul ederek konuşuyorum. ve sonra şunu düşündüm ki acaba günün birinde, belki biz yokken, ölmüşken, başka bir içecek çılgınlar gibi tüketiliyor olabilecek mi. yani şöyle; bir içecek çıkmış ikibindoksanaltı yılında ve bu içeceğin adı kola değil de moko imiş, bilmemneko imiş. neyse yine anlatamadım. keşfedilmeyi bekleyen o kadar çok şey var ki demek istiyor olabilirim. yani heralde ona yakın birşey demeye getiriyorumdur. demeye getirmek, yani demiyorum ama dediğim kadar var. taş gibi. demek.
18:22 18/06/1999

neredenereye. nereden nereye olacak salak, nereden nereye.
00:02 19/06/1999

"seneye"yle ilgili çok büyük planlarım var. daha fazla etipuf yemek, daha fazla uyumak gibi basit planlar değil elbette bunlar. onlar hep vardı. benim düşündüklerim başka yönde. daha düzenli olmak, daha bilinçli bir tüketici olmak, daha verimli bir çağ yaşamak gibi. bunların arasında atom mühendisi olmak gibi saçma şeyler de yok. en fazla moleküler kimya. bilemedin matematik profesörlüğü. belki genetik bilimcilik. büyük ihtimalle evcilik.
01:52 21/06/1999

bugün öss sınavı yapıldı. geometri gerçekten çok kazıktı. iyki girmemişim. zaten fıstıklı ülker çikolota ve şişe su alacak param da yoktu.
02:36 21/06/1999

hakkari'de yaşayan bir insan için istanbul'a gelmek, istanbul'da yaşayan bir insan için newyork'a filan gitmek gibi değil de nedir. bişeydir. muhakkak.
23:45 21/06/1999

şu an şiddetli bir yağmur ile ıslanıyoruz. haziran ayının sonlarına yaklaştığımız bu günlerde bu derece bir yağmur olayının cereyan etmesi pek ilginç bişey değil aslında çünkü muhakkak sonyazbahardöngüsü yağmuru gibi salakça bir ismi vardır takvim yapraklarında. asıl ilginç olan ise şu; gökgürledikçe çıkan hoururralaaan sesi ve şimşek çakınca içimi kaplayan aaa biri dünyanın florasanlarını yakıyor hissi. biraz da korku ve nestehdike.
01:57 23/06/1999

bu çok mantıklı. "bu" işaret sıfatından bahsediyorum. bö olsa saçma olurdu mesela. bu iyi bak.
02:49 23/06/1999

çocuk uçan balonunu gözlerimin önünde elinden kaçırdı. önce kaçan ipi tutar gibi oldu ama içinde gaz olan o acayip balon durmak bilmedi ve golü attıktan sonra kapalı tribüne doğru koşan beşiktaşlı bir futbolcu hızıyla bulutlara yükseldi. the çocuk üzüntüden elindeki dondurmayı da düşürdü. allah düşmanımın çocuğunun başına vermesin dedim içimden. içim burkuldu. içime zıçim dedim.
19:54 26/06/1999

sence ne yapmalıyım diye sordu. blmyrm dedim. hayır, bilmiyorum değil, bilemiyorum olarak kullandım bunu. blyrm dedi. neyi buluyosun diye sordum edepsizce. bir süre bkştk sdc. knşmdk hç. glmsdk. ssszc.
20:40 26/06/1999

dayım saz çaldı. şenay türkü söyledi. ben de bu sayede ç, ş, ü, ö gibi zor harfleri kullanarak okumayı biraz daha söktüm. sazı dayım yerine başkası da çalabilirdi aslında ama bu da köy evi konseptine uymazdı. dayımın gitar çalamıycağı gerçeği gibi. bakiyim bi. dayım gitar çaldı. şenay vokal yaptı. olmuyor. country müzik olarak lanse edilebilir belki ama bunu atatürk ilköğretim okulunda değil kennedy primary school'da eyleme dökebiliriz yalnızca. o da olmaz. herşey o kadar güzel düşünülmüş ki aslında. müfredat filan. saz sonra. dayı filan.
20:16 27/06/1999

ancak. kanca. canak. anten!
00:49 29/06/1999

atari salonlarıyla hiç işim olmadı. arkadaşlar yerde bir jeton parası bulabilmek için başları eğik olarak gezerken, ben gayet dimdik ve sarsılmaz bir tutum izliyordum. doğrusu körpecik beyinlerin ve bileklerin atari makinesine kafa ve yumruk atmak suretiyle körelmesi beni içten içe pek üzmüyordu. kırkyılın başı jeton alıcak para bulup bana sen neden gelmiyosun diye sorduklarında verdiğim cevap elbette ödevimi yapıcam olmuyordu çünki ben genç dimağımı daha yararlı işler için kullanıyordum. tren setimin raylarını nasıl daha fazla uzatabilirim, tasolarımın kenarlarını eriterek olası bir taso mücadelesinde nasıl daha verimli bir sonuç alabilirim şeklinde olan bu düşüncelerle yoğrulan beynimim daha önemli işleri de vardı elbette. bunların en başında ufak arabalarımı kaydıraktan olabildiğince hızlı kaydırmak suretiyle uçan arabalara dönüştürmek ve saklambaç oynayan olarak kaleye mum dikmek vardı. şayet bütün arkadaşlarım atari salonuna gitmişse ise tek başıma iki bir şey yaparak zaman geçiriyordum: kafamı duvara vurmak ve beynimde herangi bir zedelenme var mı diye kendi kendime zeka testi uygulamak. adım şu, annemin adı şu, babamın adı şu, tuttuğum takım şu. şeklinde.
01:08 29/06/1999

nekadarhızlıgidersekgidelimbiyerdemutlakadurucaz.
13:37 30/05/1999

şu otobüslerdeki turuncu akbil aygıtlarında iki tane basılabilen yer varmış, bunu yeni farkettim. yani bir bizim akbil bastığımız ve duruma göre dorodon dorodon yada dililii sesi aldığımız yer var, bir de hemen diğer alt köşede basılan ve akbilinin içinde kaç kontor kaldığını gösteren yer var. bu gerçeği farketmemle işte, onu diyorum ya, aklıma tek bir soru takıldı; insanların da ömrünü ölçen bir alet olsa da ona basıp ne zaman ölücez diye öğrenebilsek böyle birşey mümkün değil değil mi mi şoför şöför bey bey?
01:18 02/07/1999

bu çekirdek nasıl bir şey ya ye ye bitmiyor. kokocambo ya ye ye (heyooo)
01:02 05/07/1999

bir daha uyurken bu kadar dağıtmıycam yatağı. toplaması zor oluyor. sağlaması sonra.
14:34 12/07/1999

aynanın bütün tersliğine rağmen saçımı kendim kesmeyi başardım. iyi bok yedim fakat yine süper oldu. ayrıca şöyle bir kanaate vardım ki; saç telinin tadından yola çıkarak en son hangi şampağnı kullandığımızı hatırlayabiliriz.
16:56 12/07/1999

camdan dışarı bakıyordum dün. bi kadın yürüyor ama kucağında bişey var. daha doğrusu kucağında bi kanguru var ama o gerçek kanguru değil dedi arkadaşım. içine çocuk koyuyorsun ve kanguruya benzediği için kanguru deniyormuş ona. hayatımda her gün bir kanguru görmediğim için ilk bakışta kadın kucağında bir köpek taşıyor zannettim ama yaklaştıkça çocuk olduğunu anladım. pek inanmak istemedimse de hayvan havlamıyordu. kesin köpek olamazdı. böyle ikna ettim kendimi. zar zor.
01:26 14/07/1999

pasoların değiştirilme vakti gelmiş ama benim haberim yoktu. şoför lütfen pasonuzu görebilir miyim diye sorduğunda önce "aaa ne kadar kibar bir şoför, bravo", sonra da "dur şimdi sokiyim gözüne de akıllan" diye düşündüm ve çantamdan pasomu çıkarmak üzere yola koyuldum. otobüsün içindeydim ve gitmeye başlamıştık, onu diyorum yani. sonra neyse. ben yoğun sondaj çalışmaları sonucu pasomu ele geçirdim ve büyük bir hırsla şoföre doğru uzarttım. "beyfendi bu pasolar geçen döneme ait ve değiştirmeniz lazım" dedi. önce "aaa ne kadar kibar bir şoför, bravo" diye düşündükten sonra "hay zokucam döneminize de pasonuza da" diye düşündüm ve şöyle dedim: pekiyi ağabey.
01:52 14/07/1999

pastorize süt bana güven veriyor
01:55 14/05/1999

kasabın önünde bi köpek olurdu hep ama bu sefer yoktuydu. sevindim açıkçası tabi kısa sürdü. çıkarken kasabın boncuklu sinekliğinin arkasında saklanmış bir şekilde beni karşıladı it. ooo abi nerelerdesin yaa dedim. özledim allah canımı almasın dedim. poşeti kokladı ve kendi ekseni etrafında bir tur attı. köpek ne anlatmak istiyor diye düşünürken olay mahalinden epey bir yirmimetre uzaklaştığımı farkettim. diğer esnafa ayıp olmasın diye ben köpekten korkmam oolum imajı sergiledim. kimse görmedi.
01:58 14/07/1999

şimdi bu küresel ısınma olayı filan var ya hani. o aslında küresel ısınma değil lan galiba. yani mesela dün çin'i sel basmış bi de alibeyköy'ü ama selin neresi sıcak, bunun neresi ısınma diye soramıyorsun insanlara. gastenin diğer sayfalarına geçerken ozon tabakasını filan düşünüyosun. sapıkça oluyor bu da.
02:01 14/07/1999

enerji içeceklerinin hiçbirinin enerji verdiği falan yok ya da içerken "birazdan istediğim yere uçarak gidebilecem!" diye düşünmemek lazım.
02:03 14/07/1999

tıssss sss s ssssssss sssssss sssssss sssssssss``
bu yukardaki cümle gerek sesiyle gerek fiziğiyle yılanı andırıyor. önce fiziğiyle sonra sesiyle de olabilir. yanlış olmasın.
02:08 14/05/1999

polis kamerası diye bişey var. sırf o kameranın olayına kulaçlar atabilmek için polis olmak istediğimi şükrettim geçen gün. haberlerin kenarında yazan polis kamerası ibaresini okurken farkettim. çok değişik ve dertsiz bir görev. yani kahraman türk polisi her türlü tehlikeye göğüs gererek baskın yaparken, kameraman türk polisi yalnızca şöyle düşünüyo: ay daha güzel bi açı yakalıyım, ay bu kaçakçılar da çok makyajsızmış ne kadar kötü çıkıcaklar ekranda. mahkemede kaçakçıları görüp "ekranda daha şişman görünüyosunuz pis kaçakçılar hehehe" diyen hakim bey konusuna ise hiç girmiyorum. olay henüz adli makamlara intikal etmemiş olabilir çünkü.
02:09 14/07/1999

bop. telefon her ne kadar 'tek bip' denilen seviyemside olsa da bence az önce bopladı ya da belki de dıtladı ama kesinlikle eminim ki biplemedi çünki bipleseydi bip diye ses çıkartırdı. demek ki hapşurunca hapşu değil arghşu diyor olabiliriz. bir telefonun böyle bir gerçeği su yüzüne çıkarabilmeye vesile olabilmesi ise başlı başına bir araştırma konusu. ama araştırmıycam. mecalim yok.
02:15 14/07/1999

bi kasap ne kadar şen olabilir ki. oleey dana kestik heyoo anuna koyim ooh. bunelan
02:16 14/07/1999

dün izlediğim belgeselde arıların sağır olduğunu öğrendikten sonra aklıma yalnızca bir şarkı cıng etti: arı bende bal yok çiçeklerde bal var. arı bende bal yok çiçeklerde bal çok. demek ki küçükken hepimiz salaktık yada arılar dudaklarımızı okuyabiliyordu yada yeni sağır oldular. çünki bu şarkıyı ne zaman söylesem bütün arılar benden kaçardı. hatta bi keresinde erman bu şarkıyı söylerken detone olmuştu da arılar onu ısırmıştı. arı bende bal yok diyip devamını söylemezsen sokarlar heralde. yerini söylesene salak. çiçeklerde var desene aptal. çocuk aklı işte. arıyla oyun mu olurmuş. yuvalarına çomak sokmakta neyin nesi hem. sağırlar diye kıçlarına giren odunu da farketmiycek değiller ya.
02:17 14/07/1999

jijijiijijijijiijijij
02:22 14/07/1999

kaset yoluyla müzik dinlemeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki, yeniden gerçekleştirmeye çalıştığım bu nostaljik eylemi elime yüzüme bulaştırdım. önce kaset neye deniliyodu diye düşündüm. sonra hatırladım, müzik seti şeysinin raflarında duran şeylerdi ve ben onlara korkuyla yaklaştım çok tozluydular. müzik setinin kaset kapaanı açtım bu sefer de ters mi düz mü koyucam diye düşünürken kasetlerin a ve b olmak üzere iki yüzlü yaratıklar olduğunu hatırlayarak benim bahsetmek istediğim ters düz koyma olayının fiziksel olarak olan terslik düzlük olayı olduğunu hatırlattım kendime. yoksa a yada b yüzünü takıcak olmam önemli değildi, a yüzünü taktım ve bant kısmısı alta geldi. zaten böyle konulcağını anlamak için kasetçaların içini inceleyip okuyucu kafanın altta olduğundan kesin emin olmuştum peki bazı kasetçalarlarınkinin üstte olması da neyin nesiydi. herneyseydi. zaten tam oturtturamamışım kapak kapanmadı. hışımla çıkartıp yuvaya yeniden yerleştirdim. bu sefer gayet çok güzel kapandı ve play-oyna tuşuna bastım. göbek atarak mı oynuyorduk napıyorduk diye düşünürken sezen aksu'nun moonspell'den mute'u söylemesiyle bayılmışım. arkadaşlar 80° boğaziçi limon kolonyasıyla ayıltmaya çalışırlarken ağzımdan yalnızca iki harf dökülmüş: cd
02:43 14/07/1999

öyleyse, böyleyse. nereye kadar ki bu. sınır olarak.
23:37 18/05/1999

arada sırada geliyor insana durup dururken telefonun ayarlarıyla oynuyor, ne biliyim yok arka plandaki resmi değiştiriyor, yok açılış notuna bişeyler yazıyor. halbuki telefon aynı telefon. zaten ingilizce kullanırsam ingilizcem gelişir diye düşünmek başlı başına saçma. ama şu an ingilizce kullanıyorum telefonumu ve inanılacak gibi değil adamlar da menü ye menü diyor.
00:44 25/07/1999

dün galiba, ya da ondan önceki dün babamla televizyon izledik ya da izliyorduk ve teretedeki skeçte ya da parodide keloğlan'ı canlandırıyorlardı. sonra neyse oldu, ben canım sıkıldığı için daha önce okuduğum gasteyi tekrar okuyup okumamış olduğum yerleri olduğunu farkettim ve babam aniden şey dedi: bu hakiki keloğlan değil! basketbolda uzun sayılabilecek bir müddet kilitlendikten sonra akla gelen ilk cümleyi, yani, "baba gerçek keloğlan'ın zamanında kamera mı vardı allasen?"i toparlayıp ağzımdan dökmeye hazırlanırken ilahi kudret midir nedir öyle bi şey oldu ve babamın hakiki keloğlan'dan kastının rüştü asyalı olduğunu anladım ve böyle zeki bir sülalenin evladı olmaktan şükür duydum üç kuluvallah okudum. bir elham okudum.
01:15 25/07/1999

kol düğmesine bile şarkı yazan bir milletiz biz. şimdi hatırladım kulağımın önüne geldi de yine pek sevemedim yani iki küçük kol düğmesi ve ortada bir aşk var heralde ve bitiyor ve aşktan geriye kalan iki küçük kol düğmesi. eee? yani demek istiyorum ki şey. öyle romantizm filan diye bir şey yok, hüzün diye bir şey yok biz kendi kendimize kol düğmesine anlam yüklüyoruz hayatımızda hiç kol düğmemiz olmamasına rağmen. normalde komik bişey zaten kol düğmesi ama şarkının içinde öyle değil oluyor.
01:18 25/07/1999

akli dengem daha önce hiç bu kadar yerinde
01:35 25/07/1999

esnedim gözüm doldu. gerçekten çok acıklı esniyorum. madem bu kadar üzülücem esnemiyim daha iyi. şey gibi bu da. eee, hani hapşırınca da doluyo ya gözlerim. eee. pek benzemiyolarmış aslında. bir an benziyolar gibi geldi bana. gelir bazen öyle. vergisi bile var. gelir vergisinden bahsediyorum.
01:45 25/07/1999

tam zap yapmak üzere kumandayı aldığımda haber bültenini sunan spiker "değerli seyirciler; uzmanlar kanserden korunmanız için günde iki tabak sebze yemenizi öneriyor" dedi. ben cümle biter bitmez bir üst kanala basmış bulundum ve iki kanal arasındaki ufak süreçte "peki" dedim spikere cevaben. işte o zaman sıkıntıdan televizyonla konuşmak diye bir şeyin farkına vardım ve mutfağa yöneldim ama iki tabak yemedim bu günlük. zaten tuzsuz olmuştu.
20:16 26/07/1999

adam kitap yazmış. şans ve şanssızlık denilen olguların olmadığını iddia ediyor. gerçi yalnızca şans diye bir şey olmadığını ispatlıyabilirse şanssızlık diye bir şey de otomatikman olamıycak ama ona aklı ermemiş heralde salağın. yalnız adamı sevdim, salak malak demek istemezdim. olayı da şöyle: gazeteye ilan veriyor ve kendisine 400 gönüllü insan buluyor. bu insanların %45'i "ben doğuştan şanslıyım", %58'i "ben doğuştan şanssızım" triplerinde. %3'ün ise "fikri yok". aynı ben. onlardan bahsetmiycem hiç. bi' ekmek çıkar diye katılmışlar heralde böyle bir olaya. işte neyse. adam, kitabın yazarı, bir gazete bastırıyor ve veriyor bu deneklere. diyor ki:" bu gazetede kaç tane fotoğraf olduğunu bulun". şanssız olduğunu iddia eden insanlar 2 dk sonrası gazetede 40 adet fotoğraf olduğunu buluyor. şanslıların tespiti ise yalnızca 4 sn sürüyor. onlar da 40 adet olduğunu buluyor. bu nasıl oluyor. şöyle oluyor: gazetenin daha ilk sayfasında bir köşede "bu gazetede 40 fotoğraf var" yazıyor. ve doğru. şanssızlar hayatları boyunca bir noktaya odaklandığı için bu yazıyı kaçırıyor ve şanslılar sürekli yenilik ve kurnazlık peşinde olduğundan: küt diye. demek ki şey: bol bol gaste okumalıyız
02:22 27/07/1999

-böyle- hoş ve şık bir şey var mı ya. bu kadar tek heceli kelimenin anlamlı bir cümle oluşturmasından bahsediyorum.
17:40 28/07/1999

dokuz aylık oynamaya başlamadan önce top sektirmeye başlayan çocuklar arasında "son!" diye bağırmayı başarmış çocuklar bugün büyük adam, bugün niğyorkta burokır. yarına allah kerim.
05:08 01/08/1999

björk de sevdiğimiz bir bacımızdır.
01:36 03/08/1999

yara kabuklarını soymak gibi enfes bir alışkanlığım var. özellikle bir hafta sonra kuruyan ve kendini atmak üzere olan kabuğa olmayan tırnaklarımla tırnak atma suretiyle yapmayı seviyorum bu işi. küçükken diz kapaklarım standart bir şekilde kabukla kaplı olurdu. kah dokuz aylık esnasında attığım rövaşatalar, kah maç esnasında yediğim hain ve şerefsiz çelmeler sayesinde hayatım oldukça renkli geçerdi. sonra kabuk soyulunca altında çıkan beyazımsı tabakanın kaşınması olaya bambaşka bir boyut katarak günlerimin daha da harikulade geçmesine vesile olurdu. ve fekat farkettim ki kaç zamandır kabuk soymuyorum. böyle durumlarda artık kendi ayaklarımın üzerinde durabilecek yaşa geldiğime inanıyorum. hayırlı olıyım.
00:09 04/08/1999

erikli su diye bişey gördüm. önce erikli su zannettim ama tadı pek benzemiyor. yani bildiğin su. otur iç, sert de değil ayrıca. erikli su da neymiş. biliyorum aptalca bir düşünce belki ama antepfıstıklı dondurma oluyor da erikli su niye olmasın diye düşündüm. hemen içtim acelellye. ama o an çok hayalim kırıldı. ama o an kendimi çok afrika ormanlarında savunmasız bir yavru ceylan gibi hissettim. şimdi çok iyiyim ama. sen nasılsın. iş/okul? ev/cafe? asl?
02:09 04/08/1999

sokakta iki çocuk kavga ediyor. biri öbürüne diyor ki: sen her şeye burnunu uzatma! ben de o esnada şöyle düşünüyorum: o, sen her şeye burnunu sokma değil miydi lan. günler böyle geçiyor. biraz da başım ağrıyor
21:02 05/08/1999

konuşursam çok kişinin canı yanar! bi gün büyük adam olup bu içerikte bir basın toplantısı düzenlemek istiyorum.
21:22 05/08/1999

sabahtan beri uyuyasım var
21:41 25/10/1999

bir iş görüşmesine nail oldum. beni işe alıcak kadın çok heycanlandı, iki kere nerede oturuyorsunuz diye sordu. ikisinde de aynı cevabı verince davaya uyandı ve "ahhaha afedersiniz sormuştum" dedi. rica ederim dedim. dışarda olsa "salak mısın sen aynı şeyi iki kere soruyosun" derdim ama şimdi içerdeydik daha teras bürolarını açmamışlardı o yüzden anlayışla karşıladım. beynine yeterli miktarda oksijen gitmiyora vurdum. benimle yaptığı görüşme esnasında gelen telefon sesiyle irkildi. "aferdersiniz" dedi. "bu patron adayı milleti de çok kibar ota boka af diliyor" diye düşünüp, "aferin kadına kiminle iş görüştüğünün farkında" dedim içimden. telefonla konuşup bana döndükten sonra "ingilizceniz var mı" diye sordu. "var" dedim. "ne derece" dedi. "o derece" dedim. önce kulaç felsefesinden bihaber olduğu için anlamadı, daha sonra yüzüme aptal aptal baktı. ben orda işkillendim. ben orda olayı artık işe alınmıycan nasıl olsa, bari olayı hayat dersi vermeye vur dedim kendi kendime. bir klasik olarak "kendinizi 10 yıl sonra nerede görüyorsunuz" diye sordu. "sizin olmadığınız bir yerde" dedim. ortamda soğuk bir hava rüzgar oldu. bir kaç saniye bakıştıktan sonra kadını çok etkilediğimi düşünmeye başladım. "ben sizin telefonunuzu alıyım, biz size haber veririz" dedi. dört gündür bekliyorum. ama arıycak.
21:53 05/10/1999


olacağı neyse, o olur.
osvaldo nartallo, 1999
21:00 05/10/1999

yeterince konsantre olmuşsam yapabileceğim bir şey yok. elimde değil.
21:55 05/10/1999

masanın üzerinde tam yedi adet eti puf var. ben şimdiden söyliyim de bitince bize niye ayırmadın olmasın
22:06 05/10/1999

lisenin üniversite yıllarında iletişim dersi hocamız "beni sevmeseniz bile saygı duymak zorundasınız" demişti. o zaman küfür etmiştim adama ama şimdi hak veriyorum. yani beni de sevmeyebilirler. sevmesinler. ama bana saygı duysunlar. ben öyle yapıyorum çünkü herkese. misal meydanın ortasında yere tüküren iğrenç adamı hiç tasvip etmedim, hiç sevmedim ama saygı duydum. şak diye yapıştırdı vallahi. ben ondan tiskindim ama alkışladım da kısa bir süre
22:12 05/10/1999

ortaokulda tatilyaya gitmiştik. aa ortaokulun içine tatilya yapmışlar diye şaşırmıştık epey. yadırgamıştık.
22:20 05/10/1999

benim bebekken gamzem varmış, babam bizim oğlanın adı gamze olsun diye diretmiş. allahtan gamzem ben büyükçe gözden kaybolmuşta babam bu ısrarından vazgeçmiş. hayat gerçekten sürprizlere gebe.
22:22 05/10/1999

ağ, beğ, ceğ, değ, eğ, feğ, geğ, heğ, ığ, iğ, jeğ, keğ, leğ, meğ, neğ, oğ, öğ, ret, men.
00:29 30/10/1999

arka plan olarak ayarla (ortalanmış). bu bilgisayar denen alet süper bir buluş gerçekten de. yahu kimin aklına gelir. masa üzerine fotoğraf koymak. ne biliyim onu tam ortalamak. onu tam denk getirmek.
00:35 30/10/1999

bugün çimlere bastım. bir uyarı levhası görsem suçluluk duygusu falan şey olucaktı bünyemde ama aradım aradım bulamadım. sen o kadar güzel park yap, bi levha koyma. sonra çocuklar gelsinler çimlere bassınlar. sonra gidip ice tea alsınlar. suçsuz suçsuz içsinler. olacak şey mi. evet oldu hatta.
19:47 18/10/1999

bazen bilgisiyarda yalnızca iki şarkı varmış gibime geliyor. müziği dikkatlice dinleyince sürekli aynı şeyleri dinlediğimi farkediyorum. bu şarkıcıyı sahnede unutmak gibi bir şey heralde. değiştirene kadar söylüyor. söylüyor. söylüyor. bayılıyor.
19:50 18/10/1999

çeşitli badireler atlattım.
20:04 18/10/1999

bi kitapta okudum. yani şimdi hatırlamıyorum ama bir özlü söz var. altında o sözü söyleyen adamın adı yazıyor. söze baktım, başka açılardan yaklaştım yine de öyle çok anlamlı, çok özel bir şeymiş gibi gelmedi gözüme. yani şey demek istiyorum. bazen ünlü filozoflara falan torpil geçiyorlar. aynı lafı ben desem kimse kitabında alıntı yapmaz. hadi yaptı diyelim altına adımı yazmaz. ki o da yapmaması kadar gibi.
23:52 18/10/1999

bardağın boş olan tarafına baktığımda masa, dolu tarafına baktığımda kola gözüküyor. şimdi o söze, bardağın dolu tarafına bakmalısın sözüne göre, kolaya bakmak lazım. neden bakiyim ki ama ki. içiyim bence. insanların aptallığına bak. kimbilir kaç kişi asidini kaçırdı izliycem diye saatlerce. fakat aslında kolaya bakmak yerine zora bakmak istiyorum bu arada galiba. ne yazdım diye okuyınca hissettim. yine karıştı otur iç meşrubatını.
02:56 19/10/1999

klavyede hızlandığımda hep aynı hızda piyano da çalabilsem keşke diye düşünüyorum.
19:55 19/10/1999

kahve büyük icat. bilgisayardan bile büyük çünkü kahve klavyenin üzerine dökülünce onu bozabiliyor ama klavye kahvenin üzerine dökülemiyor.
18:00 20/10/1999

kristof colomb'sun. bi kıta keşfediyosun. içeri koşup yeni bi kıta keşfettiim yeni bi kıta keşfettiim diye sevinçle ve heycanla söylüyosun herkese. hasktir lan diyolar. hee ben de keşfettim geçen gün hohoho diyolar. lan gelin valla beraber gidelim isterseniz size de gösteriyim diyosun. yol paranız benden diyosun. kimse gelmiyo kaaveden. hay ben böyle şansın amerıkana koyim diyosun. ay sen ağlıyosuuuon.
23:15 21/10/1999







aman arayı fazla açmayalım
01:13 21/10/1999








bi gün beni arıycaksın, sana "aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. lütfen daha sonra tekrar deneyiniz. the person you have called bidibidibidi" taklidi yapıcam. görücen dününü. and içerim. varlığım türk varlığına armağan olsun. ne mutlu türküm diyene. iyi dersler arkadaşlar. (sağol)
03:26 23/10/1999

o site de güzeldir.
17:30 23/10/1999

eve giderken iki ekmek al.
17:32 23/10/1999
[hom]


XXVI XXV XXIV XXIII XXII XXI XX XIX XVIII XVII XVI XV XIV
XIII XII XI X IX VIII VII VI V IV III II I
z y v ü u t ş s r p ö o n m l k j i ı h ğ g f e d ç c b a

www.029ur@gmail

















"dibini görmeyen kahraman olamaz."
osvaldo nartallo, 1991